Brüksel lahanası
Brüksel'e gitmak için Berlin Tempelhof Havaalanı'ndan uçağa bindim. Tempelhof Berlin'in göbeğine inşaa edilmiş çok eski bir havaalanı. Dünyada ilk kez bir metro hattı bu havaalanına gelmiş (1927). Naziler eski terminal binasını yıkarak yerine kendi tarzlarında görkemli bir bina yapmışlar. Bina 1,2 km uzunlugunda bir çeyrek daireden müteşekkil. Havadan görünüşü uçan bir kartalı andıracak şekilde yapıldığı söyleniyor ama ben kartal falan görmedim.
Bir de bu havaalanı Berlin Airlift adıyla anılan, dünyanın en büyük hava operasyonlarından birine sahne olmuş. Berlin'in 2. Dünya Savaşı sonrası Sovyetler ve diğer müttefikler arasında bölünmesiyle Tempelhof Havaalanı Amerikan tarafında kalır. 1948 yılında Sovyetler Batı Berlin'e tüm kara ve deniz ulaşımını keserler. Bunun üzerine 2,5 milyon Batı Berlinliyi besleyebilmek için müttefikler 11 ay boyunca uçak seferleri ile binlerce ton yiyecek ve malzeme taşırlar. Berlin Duvarı'nın yapılmasından sonra da Tempelhof Havaalanı doğu Berlin'liler için Sovyet Rusya'dan batıya kaçabilmenin bir yolu haline gelir, çünkü eğer duvar aşılabilirse, duvarın içinde kalan havaalanı sayesinde özgürlük bir uçak bileti kadar yakın demektir.
Şu anda anladığım kadarıyla alan sadece Avrupa içi yakın mesafe uçuşlar için kullanılıyor. Ben alışkanlıkla 2 saat önceden gittim ve pişman oldum, çünkü hiçbir yerde sıra falan yoktu. Uçağın kalkışına yarım saat kalaya kadar koskoca salonda toplam 5 yolcu idik.
Gördüğünüz gibi Brüksel'i anlatmak amacındaydım ama hala Berlin'den bahsediyorum. Bilin bakalım hangi şehri daha çok sevdim?
Neyse efenim gelelim lahananın faydalarına. Brüksel'de ilk iş Espace Jacques Brel'i buldum. İşeyen çocuk'un yanından yukarı doğru gidiliyor. Çocuğun pipisinin gösterdiği yönden 135 derece sola döneceksiniz, dosdoğru 100 küsur m ilerde. Müze olamayacak kadar küçük bir yer. Bir salonda Brel'in bir western filmi gösteriliyordu. Brel'in konser performansı kayıtlarını izlemek en son ortaokuldayken TRT2'deki Rock Market programında nasip olmuştu. Hemen konser DVD'sini aldım. Karton Jacques'la da resim çektirmeyi ihmal etmedim.
Grand Place'a geri dönünce aklıma bir şey geldi: Chez Leon'u bulmak. On yıl kadar önce lisenin tiyatro turnesiyle geldiğimizde buluşma yeri olarak belirlediğimiz bu güzel restoranı bulmak için kimseye yolu sormak istemedim. Belki yine aynı kibar garsona rastlasaydım ona sorardım ama sormak yerine yürümeye devam ettim ve bir sokağa saptım, ama kalbimin içinde bir sokağa (dermişim - Proust'tan araklayarak). Aslında çok kolaymış, meydandaki koca kuleye sırtını verip dümdüz gidiyorsun.
Yemeğimi yerken yanıma bir bay ve bir bayan yaklaştı. Bayan dedi ki: "Ay herkes deli gibi midye yiyiyor, güzel midir acaba?". Ben de "Buyrun, burdan deneyebilirsiniz" dedim. Böylece tanıştık, yanıma oturdular. Derken başka Türkler de geldi ve onlara da ne yiyecekleri konusunda hep beraber yardımcı olduk.
Yağmur bu fotoğrafın çekildiği Perşembe akşamından Cuma akşamına kadar geziye damgasını vurdu. İrem'le evden çıktık ve geri dönmek zorunda kaldık çünkü yağmur içimize işlemeye başladı. Gökçe gelip bizi arabayla aldı ve yemeğe götürdü. Yemekte garson da Türk çıktı. Evvelki gün otobüsle geçtiğim mahallerdeki tabelaları gördükten sonra bu işe hiç şaşırmadım. Zira bazı sokaklardaki dükkanların büyük çoğunluğu, hatta yüzde sekseni diyebilirim, Türkçe tabelalar asmıştı.
Brüksel'den gece vakti ayrılarak Bremen'e doğru yola koyuldum. Yataklı trenle gitmek daha mantıklıydı, ben de öyle yaptım. Trene binerken tabelalarda varış yeri olarak Hamburg ve Berlin yazdığını gördüm. Biri kuzeyde, biri doğuda olduğu için sorma ihtiyacı hissettim. Meğerse trenin yarısı Berlin'e, yarısı Hamburg'a gidiyormuş, vagonları söküyorlarmış biz uyurken.
Birbirini tanımayan 6 kişinin aynı kompartımanda kimisi pijamalı, kimisi elbiseyle, ama hepsi de sıkış tıkış uyuması bi garip geldi. Yatılacak satıhlar üç katlı kütüphane rafları gibiydi. Yatak yapılmamış, sadece temiz çarşaf, yastık kılıfı ve battaniye bırakılmış. Çarşafın nasıl serildiğini bulmak yarım saat (abartmıyorum) sürdü. Karşı üstte yatan kızla fikir teatisinde bulunarak çarşafın poşet dosyalar gibi iki katlı olduğuna ve bizim de evrak gibi bunun arasına girmemiz gerektiğine kanaat getirdik. Tabi ki kız kendi poşet dosyasına ben de kendi poşet dosyama girerek karşılıklı raflarımıza yerleştik. Derken Alman kontrolör geldi, Almanca tuhaf bişeyler geveledi ve biz ne dediğini anlamayınca kızdı. Bu ne saçma şey kardesim, nerde Zentropa'daki hizmet nerde sizinki? Alla alla...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder