berlin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
berlin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2007 Cuma

Brüksel lahanası

Brüksel'e gitmak için Berlin Tempelhof Havaalanı'ndan uçağa bindim. Tempelhof Berlin'in göbeğine inşaa edilmiş çok eski bir havaalanı. Dünyada ilk kez bir metro hattı bu havaalanına gelmiş (1927). Naziler eski terminal binasını yıkarak yerine kendi tarzlarında görkemli bir bina yapmışlar. Bina 1,2 km uzunlugunda bir çeyrek daireden müteşekkil. Havadan görünüşü uçan bir kartalı andıracak şekilde yapıldığı söyleniyor ama ben kartal falan görmedim.


Berlin Tempelhof Havaalanı Yolcu Girişi

Bir de bu havaalanı Berlin Airlift adıyla anılan, dünyanın en büyük hava operasyonlarından birine sahne olmuş. Berlin'in 2. Dünya Savaşı sonrası Sovyetler ve diğer müttefikler arasında bölünmesiyle Tempelhof Havaalanı Amerikan tarafında kalır. 1948 yılında Sovyetler Batı Berlin'e tüm kara ve deniz ulaşımını keserler. Bunun üzerine 2,5 milyon Batı Berlinliyi besleyebilmek için müttefikler 11 ay boyunca uçak seferleri ile binlerce ton yiyecek ve malzeme taşırlar. Berlin Duvarı'nın yapılmasından sonra da Tempelhof Havaalanı doğu Berlin'liler için Sovyet Rusya'dan batıya kaçabilmenin bir yolu haline gelir, çünkü eğer duvar aşılabilirse, duvarın içinde kalan havaalanı sayesinde özgürlük bir uçak bileti kadar yakın demektir.

Şu anda anladığım kadarıyla alan sadece Avrupa içi yakın mesafe uçuşlar için kullanılıyor. Ben alışkanlıkla 2 saat önceden gittim ve pişman oldum, çünkü hiçbir yerde sıra falan yoktu. Uçağın kalkışına yarım saat kalaya kadar koskoca salonda toplam 5 yolcu idik.

Gördüğünüz gibi Brüksel'i anlatmak amacındaydım ama hala Berlin'den bahsediyorum. Bilin bakalım hangi şehri daha çok sevdim?

Neyse efenim gelelim lahananın faydalarına. Brüksel'de ilk iş Espace Jacques Brel'i buldum. İşeyen çocuk'un yanından yukarı doğru gidiliyor. Çocuğun pipisinin gösterdiği yönden 135 derece sola döneceksiniz, dosdoğru 100 küsur m ilerde. Müze olamayacak kadar küçük bir yer. Bir salonda Brel'in bir western filmi gösteriliyordu. Brel'in konser performansı kayıtlarını izlemek en son ortaokuldayken TRT2'deki Rock Market programında nasip olmuştu. Hemen konser DVD'sini aldım. Karton Jacques'la da resim çektirmeyi ihmal etmedim.

Grand Place'a geri dönünce aklıma bir şey geldi: Chez Leon'u bulmak. On yıl kadar önce lisenin tiyatro turnesiyle geldiğimizde buluşma yeri olarak belirlediğimiz bu güzel restoranı bulmak için kimseye yolu sormak istemedim. Belki yine aynı kibar garsona rastlasaydım ona sorardım ama sormak yerine yürümeye devam ettim ve bir sokağa saptım, ama kalbimin içinde bir sokağa (dermişim - Proust'tan araklayarak). Aslında çok kolaymış, meydandaki koca kuleye sırtını verip dümdüz gidiyorsun.

Yemeğimi yerken yanıma bir bay ve bir bayan yaklaştı. Bayan dedi ki: "Ay herkes deli gibi midye yiyiyor, güzel midir acaba?". Ben de "Buyrun, burdan deneyebilirsiniz" dedim. Böylece tanıştık, yanıma oturdular. Derken başka Türkler de geldi ve onlara da ne yiyecekleri konusunda hep beraber yardımcı olduk.



Yağmur bu fotoğrafın çekildiği Perşembe akşamından Cuma akşamına kadar geziye damgasını vurdu. İrem'le evden çıktık ve geri dönmek zorunda kaldık çünkü yağmur içimize işlemeye başladı. Gökçe gelip bizi arabayla aldı ve yemeğe götürdü. Yemekte garson da Türk çıktı. Evvelki gün otobüsle geçtiğim mahallerdeki tabelaları gördükten sonra bu işe hiç şaşırmadım. Zira bazı sokaklardaki dükkanların büyük çoğunluğu, hatta yüzde sekseni diyebilirim, Türkçe tabelalar asmıştı.


Kasap vitrini mi desem katliam sahnesi mi...

Brüksel'den gece vakti ayrılarak Bremen'e doğru yola koyuldum. Yataklı trenle gitmek daha mantıklıydı, ben de öyle yaptım. Trene binerken tabelalarda varış yeri olarak Hamburg ve Berlin yazdığını gördüm. Biri kuzeyde, biri doğuda olduğu için sorma ihtiyacı hissettim. Meğerse trenin yarısı Berlin'e, yarısı Hamburg'a gidiyormuş, vagonları söküyorlarmış biz uyurken.

Birbirini tanımayan 6 kişinin aynı kompartımanda kimisi pijamalı, kimisi elbiseyle, ama hepsi de sıkış tıkış uyuması bi garip geldi. Yatılacak satıhlar üç katlı kütüphane rafları gibiydi. Yatak yapılmamış, sadece temiz çarşaf, yastık kılıfı ve battaniye bırakılmış. Çarşafın nasıl serildiğini bulmak yarım saat (abartmıyorum) sürdü. Karşı üstte yatan kızla fikir teatisinde bulunarak çarşafın poşet dosyalar gibi iki katlı olduğuna ve bizim de evrak gibi bunun arasına girmemiz gerektiğine kanaat getirdik. Tabi ki kız kendi poşet dosyasına ben de kendi poşet dosyama girerek karşılıklı raflarımıza yerleştik. Derken Alman kontrolör geldi, Almanca tuhaf bişeyler geveledi ve biz ne dediğini anlamayınca kızdı. Bu ne saçma şey kardesim, nerde Zentropa'daki hizmet nerde sizinki? Alla alla...

21 Haziran 2007 Perşembe

Berlin in Berlin

Evşen'cik ile Berlin'de 3 gün geçirme fırsatımız oldu. Ben şehri çok beğendiğim ve adeta büyülendiğim için, aynı zamanda ne kadar bakımsız olduğunu görmedim desem yeridir, bir ay kadar sonra arkadaşım Tolga söyledi de o zaman aydım. Belki de hızlı bir şehir turu yapmamızın, tarihte inanılmaz olayların cereyan ettiği yerlerden geçmemizin ve etkileyici Alman müzelerinde oyalanmanın etkisinde kalmışızdır. Milliyetçi bir Alman tarihçisi olan Heinrich von Treitschke bile demiş ki: Almanlar harikulade bir başkent inşaa etmeden büyüklüğü yakalamış tek millettir. Ama tabi Berlin'de ne olduysa Treitschke'den onlarca yıl sonra sonra, 20. yüzyılda olmuş.

İlk gün doğu Berlin'de ufak bir tur yaptık. Bir sürü insanın çimlere serildiği salaş bir park bulduk. Abuk subuk resimler çektik.



Berlin'de Mauerpark, arkada stadyum (Max-Schmeling-Halle).

Ertesi gün şehir turunu daha bilindik yerlerde yaptık ve Batı Berlin'e de geçmiş olduk bu arada. Berlin'i biçimlendiren en önemli olay 2. Dünya Savaşı. Hem Nazi mimarisi, hem de savaş yıkıntılarının yerine yapılan yeni binalar Berlin'e büyük ölçüde bugünkü çehresini kazandırmış ve kazandırmaya da devam ediyor.


Berlin'in alamet-i farikası trafik ışıkları. Kırmızı "dur" işareti şapkalı bir durduran adam şeklinde, yeşil "geç" ise yine koca şapkalı komik bir figür. Resimde sağ altta bir örneği var. Bunlardan aklınıza gelebilecek bütün promosyon ürünlerini yapmışlar; takvimden jelibona, çoraptan kek kalıbına kadar her şeyin trafik-ışığı-adam'lısı var. Sağda arkada görülen bina bugün Alman Tarihi Müzesi (Zeughaus). Bina Savaş Müzesi iken Hitler binayı gezmeye gelir. Ordudaki Hitler karşıtları arasından yüksek rütbeli bir subay suikast düzenlemek için gönüllü olur. Cebine bir bomba yerleştirir ve Hitler'in yanına yaklaşır. Bomba 10 dk sonra patlamak üzere ayarlanmıştır, tek yapması gereken 10 dk boyunca führerinin yanından ayrılmamaktır. Gelgelelim Hitler sergiden sıkılır ve çıkmak ister. Planlar suya düşünce subay cebindeki bombayı tuvalete döker.

Humbolt Üniversitesi'ni gördük. Kütüphane'de Marx, Engels ve Lenin'in görüldüğü bir vitray var. Üçü de burada okumuşlar. Zaten üniversite toplam 29 tane Nobel ödüllü hoca çıkarmış. Ortadaki meydanın adı Bebelplatz. Burada 1933 yılında Hitler hayranı gençler binlerce kitabı ortaya yığarak yakarlar (Indiana Jones'taki sahneyi hatırlayın). Öyle ki yakılan kitapların arasında Matematik ve Fizik kitapları da vardır; konusu politik olsun olmasın, yazarı rejim muhalifi olan bütün kitaplar hedef seçilmiştir. Bugün meydanın ortasında bu olayı hatırlatan ve içi boş kitap raflarından oluşan bir anıt vardır.


Nazi'lerin hava savunma bakanlığı binası. 250 m uzunluğunda dev bir bina. Amerikalı rehberimiz Preston'ın söylediğine göre bombardıman sırasında Wilhelmstrasse'de isabet almayan hatta ayakta kalan tek bina bu olmuş. Preston bu kadar stratejik bir hedefin atlanmasına şaşırıyor ve "Oysa büyük gri şeyleri vurmakta çok iyiyizdir. Berlin hayvanat bahçesindeki tek fili bile öldürdük ama bu binayı niye vurmadık anlamıyorum" diyor.


Yahudi soykırımı müzesi.

Berlin, rehberimiz Preston'un da değindiği gibi biraz isim fakiri bir şehir. En meşhur caddesinde mis gibi ıhlamur kokusu ve bir sürü ıhlamur ağaçları altında yürüyebilirsiniz, caddenin adı: "Unter den Linden" yani "Ihlamurlar Altında". Katolik kilisesinin arkasında bir sokak var, adı: "Hinter der Katolischen Kirsche" yani "Katolik Kilisesinin Arkasında" (evet tastamam öyle). Siz çok yaşayın e mi Berlinliler, ne kadar da orijinalsiniz caanım.


Pergamon müzesi.

Bir de Bergama Müzesi (Pergamonmuseum) var ki Berlin'de, akıllara seza. Lonely Planet diyor ki: Eğer Berlin'de sadece bir müzeye vakit ayırabilecekseniz, o müze Bergama olsun. Gezerken içimiz cız etti. Bütün bu eserlerin nasıl olup da götürüldüğüne, göütürülmesine izin verildiğine üzüldük doğrusu. Müze 3 bölüm: Antik çağ, Orta Asya ve İslam Sanatı. Eserlerin tümünü inceleyemedik tabi ki, o bakımdan yanlışımız olmasın ama gördüğümüz kadarıyla hepsi de bir zamanlar Osmanlı'nın yerleştiği topraklardan gitme. İslam Sanatı bölümünün en bomba parçası 8. yüzyılda Emeviler tarafından yaptırılmış süslü bir duvar (Mschatta-Fassade), komple bu müzede sergileniyor. Duvarın 2. Abdülhamit tarafından Kaiser Wilhelm'e hediye edildiğini üzülerek dinliyoruz kulaklıklarımızdan. Savaşta ağır bombardıman altında kalmasına rağmen, diğer eserler gibi restore edilerek şahane bir duruma getirilmiş. Belki de sevinmek lazım bu duruma, bilemiyorum, bizde kalsaydı muhtemelen pek bir bakımsız kalırdı bu harikulade eser. Bu son yorum İlber Ortaylı'yı andırdı biraz. Daha da söyleyecek çok şey var Berlin hakkında, ama hadi tadında bırakalım.


Berln'in yeni yüzü Potsdamer Platz'da tahterevalliye binen halk.